sanalbasin.com üyesidir

Oğuzhan Uğur'dan "Gazi Meclis" Konuşması

Oğuzhan Uğur Babala Tv adlı Youtube kanalından yaptığı paylaşımda Mustafa Kemal Atatürk'ün Gazi Meclisi'ni nasıl imkanlarla kurduğu hakkında bilgiler verdi.

Oğuzhan Uğur'dan "Gazi Meclis" Konuşması

23 Nisan Dünya'da ilk defa çocuklara armağan edilen bir bayram falan filan. Bugün bunu anlatmayacağım. Çünkü bunları anlatmakla geçti Mevzular programının bilmem kaç bölümü. Bugün size 100.Yıla yakışır sadelikte konuşacağım. Ben Oğuzhan Uğur şu anda Babala TV'desiniz.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli, çok mukaddes bir gün. Bugün Ulusal Egemenliğin 100. yılı. İnsanoğlunun başından felaketler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Depremler, salgınlar, radyasyon… İnsanlık başına gelen felaketlerde her defasında sendelemiştir. Hatta bazen dizlerinin üzerine bile çökmüştür. Bir boks maçı gibi hayal edin. Başımıza gelen hakem 10'a kadar saymaya çok çalışmış ama kimisinde 7'de kimisinde 8'de insanoğlu her defasında ayağa kalkmayı başarmış, Yıkılmamış ayağa kalkmış ama her felaket sonrasında, bu felaketin sebebi nedir? Bunu bir daha yaşarsak ne yaparız? Ne gibi önlemler almamız lazım? Diye düşünmesi de çok zor olmuş ve çok çok uzun sürmüştür. Tarihten çok büyük bir felaket örneği verebilirim mesela. Büyük Lizbon Depremi olarak da bilinir 1755 yılının Kasım ayında bir sabah yer Portekiz'in Başkenti Lizbon’da insanoğlunun gördüğü en büyük depremlerden biri yaşandı. Lizbon tabiri caizse yerle bir oldu. 100 bine yakın insan ölmüştü o depremde. O kadar büyük bir depremdi ki çevresindeki ülkeler de etkilenmişti. Fas bile etkilenmişti. İspanya etkilenmişti. Deprem okyanus kıyısında olduğu için hemen ardından tsunami gelmişti. Yani ortalık mahşer yerine dönmüştü ve devamında çıkan yangınlar ortamı cehenneme çevirmişti. Tabi Lizbon’da o tarihte tüm Avrupa'da olduğu gibi kilise baskısı altındaydı. Kilise hakimiyeti sebebiyle. O kadar çok kilise varmış ki o dönemde, deprem esnasında sallanan kiliselerin kulelerinde ki çan sesleri, yıkılan binalar arasından gelen çığlıkları bile bastırmış. Yani düşünsenize büyük bir deprem oluyor ve sizin duyduğunuz tek şey kilise çanları. Doğal olarak hemen deprem sonrası dini heyetler toplanmış ve demişler ki demek ki biz ibadetlerimizi tam yapmıyoruz. Sanırım bu nedenle tanrı bizi cezalandırdı demişler. İbadetlerimizi daha fazla icra edelim. Kilise bağışlarının miktarlarını arttıralım, bol bol dua edelim diye karar almışlar ve bu kararı halka bildirmişler. Bir de çok enteresan bir şey yapmışlar. Hristiyan ritüeli olan çan çalmayı zamanlı ve zamansız bıktırıncaya kadar yapmaya başlamışlar. Doğal olarak felaket esnasında yalnızca çan sesleri duyan halk, her çan sesi duyduğunda daha büyük bir korkuya kapılmış. Ölüm korkusuna kapılmış. Bilim insanları hemen dini heyetlere gitmişler ve demişler ki, bu bir Tanrı gazabı değildir. Bu bir doğa olayıdır. Bunun için çalışmalı araştırmalı ve bilgilenmeliyiz demişler. Cümlenin neresinden ne anlarsınız bilmem ama, dini heyetler ''Bu Tanrının gazabı değildir'' cümlesini baz almış olacak ki bilim insanlarına işkence ettiler ve sonrasında katlettiler. Ama artık cin şişeden çıkmıştır. Kilise ne yaparsa yapsın nasıl baskı uygularsa uygulasın akıl ön plana geçmeye başlamıştır. Ve bu felaket önü alınamaz bir şekilde, bütün Avrupa’yı, bütün baskılara rağmen yenilikçi ve akılcı bir gelişime sürükledi. Mesela İspanyol gribi. 1918-1920 yılları arasında baş gösterdi. 40 milyon insanı öldürmüştü, o virüs. Avrupalılar akılla, bizler Anadolu insanları da kültürümüzle baş ettik bu virüslerle. Mesela Türkiye'de insanlar evlerine ayakkabıyla girmezler işte budur o kültür. Ama ne olursa olsun geliştirdiğimiz ya da ders aldığımız, almadığımız konular bize her zaman bir şeyleri unutturmuştur. O şeylerden en önemlisi de gerçek düşmandı. Gerçek düşman, sınırlar içerisinde birbirlerine kafa tutan ülkeler değildir. Salgındır, doğal afetlerdir. İnsanlık olarak en büyük füzeyi yapıp yine başka insanları öldürmek yerine çalışmamız gereken konu tam olarak gerçek düşmanımız ve onun silahlarıydı. Doğal afetler, bizim gerçek düşmanımız salgınlar, ve biz bizi düşman olarak gördüğümüz için gerçek düşmanlarımıza karşı çok savunmasızız. Dünya’nın yaşadığı felaketlerin öncesinde ve sonrasında bir ülkeyi yönetenlerin ve muhalefettekilerin ne yaptıkları, ne söyledikleri son derece önemlidir. Bir düşünürün de dediği gibi “Duygular bulaşıcıdır.” İktidar ve muhalefet mensuplarının söylemleri ve davranışları milletin yani bizim ruh sağlığımızı çok yakından ilgilendirir. Ahkam kesen, aşağılayan, suçlayan, kendi gibi düşünmeyenlere sürekli saldıran, dün söylediğini bugün tutmayan iktidar ya da muhalefet mensupları, ülke insanının gerilmesine, kutuplaşmasına ve sürekli korku işinde yaşamasına sebep olur. Bunun üzerine liyakatsiz kadrolar da eğer iş başındaysa çarşı tamamen karışır. Asıl mesele görevlendirme yaparken veya işe yerleştirilirken o işi bilen eğitimli insanı bulmaktır. Kaht-ı Ricali; Arapça kökenli bir deyimdir. Osmanlı’nın son dönemlerinde sıkça kullanılmıştır. İyi eğitimli düzgün adam kıtlığı demektir. Abdulhamid dahil birçok padişahın Kahy-ı Ricali’den şikayetçi oldukları yazmıştır kitaplarda. Hatta bu konuda Şair Eşref ve Ziya Paşa’nın da mısraları vardır. Şair Eşref diyor ki, “Devlet değirmeni bir eşek olsa da döndürür.” Ziya Paşa ona cevap veriyor. “Döndürmesine döndürür ama mili kırar, şarka sıçar, harabeye döndürür.” Şimdi bugüne bakarsak benim bakış açıma göre, ortada bir Kaht-ı Rical, yani eğitilmiş insan sorunu yok. Sıkıntı iyi eğitime sahip, işin uzmanı ve vatansever insanları o makamlara, o görevlere bir türlü getirmeyen sistemdir. 1938’den sonra giderek artan; yandaş, adam kayırmacı bir sistemin içinde boğuluyoruz. Önce bir bunu not edelim kafamıza. Bu yıl yani 2020 ezberleri bozan virüsün adıdır aslında. Ama 2020’nin asıl ve devamında modası geçmeyecek anlamı emperyalizme, haksızlığa, alçaklığa karşı Türk yurdu Anadolu’da gerçekleşen mücadele başlangıcının 100.yılı olmasıdır. Salgınlar, felaketler gelir geçer ama bu tarih, bu mücadele asla gelip geçmez.

Hepimiz 23 Nisan 1920’nin öncesini ve sonrasını; internetten, kitaplardan tekrar tekrar okuyabiliriz. Bilgi tekrarında her zaman fayda vardır. Okumamış olanlara veya bilmeyenlere çeşitli nedenlerle bugüne kadar milli mücadele ve onun lideri Mustafa Kemal Atatürk’e olumsuz gözle bakmaya zorlamış olanlara tavsiyem, Türk Milli Mücadelesini ve liderini okuyup, öğrenmeleridir. Kulaktan dolma bilgilerle, atılan tweetlerle ya da aslı astarı olmayan tarihi belgelerle değil. Tarihin kendisiyle! O dönemde neler oldu neler yaşandı bunlara birçok Mevzular programında uzun uzadıya yer verdik zaten. Şimdi onlara tekrar girmeyeceğim. Herkes araştırıp okuyabilir ama illa kaynak arıyorsanız bir iki eser önerebilirim. Mesela Mondros Mütakeresi sonrasında İstanbul’a çağrılan Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareketinden önceki müthiş çaba ve hazırlığını, Alev Coşkun’un 6 ay adlı kitabından ilk meclisin açılışını ve İstiklal Savaşı’nın nasıl icra edildiğini ve son Türk devletinin nasıl kurulduğunu, Şerafettin Turan’ın Türk Devrim Tarihi adlı iki ciltlik eserinden öğrenebilirsiniz. Ya da bütün bunların tamamının içinde olduğu Atatürk’ün Nutuk’unu okuyabilirsiniz. 100. Şeref yılını idrak ettiğimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu öncesi ve sonrasında ki en dikkat çekici husus; yenilmiş, harap olmuş, yokluk içindeki bir milletin başına geçmiş Mustafa Kemal’in ısrarla meşruiyet prensibini uygulamasıdır. Meşruiyeti meşrutiyetle karıştırmayın. Sözlüklere baktığımızda meşruiyet kelimesinin anlamı Yasallık, kanunilik, töreye uygunluk. Ama bana göre bunlar değildir. Yasaları yasa yapanlar da insanlar değil mi? Bugüne kadar tarihte yapılan birçok yasanın vicdana ve ahlaka uygun olmadığı defalarca karşımıza çıkmıştır. Mesela Nazi Almanya’sının da yasaları vardı ve 1945’ten sonra bunların tamamı yasa dışı oldu. Aynı şey Komunist Sovyetler’de de var. Meşruluk aslında vicdanlarda kabul edilebilir olmaktır. Meşruiyet; adalet ve ahlak demektir. Mustafa Kemal Milli Mücadele için imzalanmış anlaşmaları; İstanbul saltanatı ve onun hükumetine, işgalci sırtlanlara isyan ederken bile milletin vicdanında hep haklı olmanın arayışı içerisinde olmuştur. Her şeyi millet adına ve milletin onayıyla yapmıştır. Başarının en önemli nedenlerinden biri hatta belki de en önemlisi budur. Bu nedenle o ve arkadaşları tam 100 yıl önce neredeyse sıfır imkanla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kurmuştur. Sıkıntılı şartlarda yine milletin onayını almış insanları, yani kimliği, dini ve mezhebi ne olursa olsun vatanseverleri oraya toplayabilmiş ve her şeyi onların onayına yani milletin onayına sunmuştur. Yani aslında zulme isyanın lideri olan bir adamın buna ihtiyacı mı vardı? Düşmanla savaşıyoruz şu anda gerisini sonra düşünürüz diyemez miydi? Hatta en yakın arkadaşlarının bile İstanbul’da zaten mevcut bir hükümet var. Ankara’da böyle bir meclis kurmayalım şeklinde itirazlarıyla bile muhatap olmuştur. Bütün bunlara rağmen herkesi ikna etti. Telgraf aracılığı ile görüşlerini aldı. Onların da Meclis’in şekli konusundaki tavsiyelerini uyguladı ve Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli olan Gazi Meclisi kurdu. “Hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” dedi. İşte büyük adamlık, gerçek liderlik böyle zamanlarda belli olur. 100 sene sonrasını dahi öngörebilen bir liderin Türk milletine nasip olması büyük bir hazinedir. Sonraki süreçte de yapılacak olan her şey Büyük Millet Meclisi’nin huzuruna getirildi. Tartışıldı, görüşüldü ve millet adına onay alındıktan sonra icraatına girişildi. Mustafa Kemal bile zaman zaman büyük sıkıntılara maruz kalmıştır. Örneğin Sakarya Savaşı’nın hemen öncesinde Başkomutanlık yasasının süresinin uzatılması epeyce bir gerginlik yaratmıştır. Mecliste değişik fikirlerin gruplaşmaları oldu ama olmalıydı da. Mustafa Kemal bu tartışmaları hiçe sayıp tek başına emredebilir, hükmedebilir ve karar verebilirdi, ama yapmadı. Her konu mecliste tartışılmalı, mecliste tartışılmalı, konuşulmalı ve onaylanırsa icra edilmeliydi. Mustafa Kemal’in düşüncesi de şuydu. Önce meclis sonra ordu. Bugünlere geldiğimizde şunu çok net görüyoruz ki ulus devletlerin başarısı etkin ve yetkin bir meclis kurumuna bağlıdır. Bu sistem tam oturtulursa meclis o milletin sesi olur, o milletin gücü olur ve kimse denetimin dışında kalamaz. Herkes her makam sahibi yaptıklarının hesabını mutlaka verir. Türk vatanı ve milleti bu kadroları çıkartacak başarıda ve zenginliktedir. Atatürk yeniden gelir mi demeyeceğiz çünkü Türkiye Cumhuriyeti olarak biz kadınıyla erkeğiyle her birimiz Mustafa Kemal’iz. O ve arkadaşları millet ile beraber başardıysa onların torunları olarak bizler de başaracağız. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmaz üzere Gazi Meclisi kuran ve işgal, zulüm ve cehalete karşı savaş veren bütün kahramanlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Vücut ve ruh sağlığınız yerinde olsun. Tıkayın artık koyunlara kulaklarınızı, çevirin artık gözlerinizi. Çobanın elindeki kavaldır mevzu. Anlamayana şaka, anlayan da olursa hamdolsun.

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2020, 02:20

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.

SIRADAKİ HABER